Doğa, İnsan ve Öz

 

 


 


Yeryüzünün doğası, insanoğlu için binlerce yıldan beri üzerinde yaşamasına rağmen halen birçok gizine erişemediği, şaşırtıcı ve bilinmezliklerle dolu bir âlem; çoğu zaman hepimizi şaşkınlık içerisinde bırakan kusursuz bir mekanizma, kusursuz bir mühendis ve mimar; sayısız canlıya ev sahipliği yapan, besleyip barındıran, şefkat dolu, yaşayan bir “yuva”.


Biz insanlar ise tüm bu şefkat ve sevgiden kopmayı tercih ettik. Her geçen gün doğadan gitgide uzaklaşan bir yaşamın içine doğru çekiliyoruz; artık bu durumdan kaçmamız neredeyse imkânsız. Oysa yaratılışı gereği insan tabiatla beraber uyum içerisinde yaşamaya programlı. Doğadan kopmak ise manen ve maddeten sağlıksız dolayısıyla mutsuz bireyler olarak koca bir yaşamı tüketmemize neden oluyor. Çocuklarımızda sayısız hastalıklarla mücadele ediyoruz; (en basit anlatımla, kendi yaşadığım tecrübeden yola çıkarak gıda alerjilerini örnekleyebilirim. Alerji, özellikle de gıda alerjileri doktorlar tarafından çağımızın hastalığı olarak tanımlanmakta. Ve en büyük nedenlerinden biri de hormonlu, katkı maddeli gıdalar. Yani doğanın bizlere hiçbir şekilde layık görmediği, insanoğlunun kendine layık gördüğü yapay besinler!)


Kadim bilgilere göre doğa yaşayan bir doku ve toprak sadece üzerinde yaşayan bakterilerle değil, tamamı ile yaşayan bir organizma. Tamamı ile ele aldığımızda ise dünya, Yüce Sistemin içerisinde hizmet etmek ve gerçek sevgiyi ifade etmek için görevini eksiksiz yapan şuurlu bir organizma. Doğa aslında sürekli bizlerle iletişim halinde; kirlilik toprağın altında yapılan deneyler vs… her şey için bizleri çeşitli şekillerde uyarıyor. Ancak biz insanlar kulaklarımızdaki ve gözlerimizdeki mühürlerle iletişim kurmaktan bir hayli uzağız.


1963 yılında İskoçya’nın meşhur spiritüel  kasabası Findhorn’da kumlu bir arazi mucizevî bir şekilde bahçeye dönüştü. Bu bahçe için 3 kişilik bir aile seferber olmuştu. Meditasyon yardımı ile doğa ruhları ile iletişim kurup, bitkilerin ihtiyaçlarını en doğru şekilde karşılamaya çalıştılar. Bitkileri oluşturan enerjiler ile iletişim kuran medyum onlara “deva” diyordu.(Devalar Hint mitolojisinde binlercesi bulunan tanrılardır.) Medyum bezelye devası ya da fasulye devası ile iletişim kurarak doğru yöntemi öğreniyor, uyguluyor ve kumlu arazide son derece verimli sonuçlar elde ediliyordu.


Burada tabii ki bezelye ya da fasulyenin doğa ruhları için bir giysi olduğunu, doğanın birçok enerjiyi-doğa ruhunu içerdiğini ve çeşitli şekillerde bizlere sunduğunu unutmamalı. Hepimiz bir devadan tebliğ alamayabiliriz ama Findhorn’daki o üç kişi gibi doğaya adanmışlıkla yaklaşırsak imkânsız sandığımız şeyler için aynı sonucu elde edeceğimizden eminim.


Doğaya adanmak deyince; tabii ki doğa için şehirdeki hayatımızı bırakıp Robinson’culuk oynamamıza gerek yok. Zira geri dönüşüme uygun maddeler konusunda daha titiz olmaktan tutun da, gereksiz su israfı, yemek israfı vs… gibi dikkatli olacağımız sayısız şekilde, doğaya şükranlarımızı sunabiliriz. Bitkilerin, sebzelerin, meyvelerin genleri ile oynanmasına karşı seslerimizi yükseltebiliriz. Her bitkinin enerji olduğundan yola çıkarak düşünelim, genleri ile oynanmış bozuk enerjileri vücudumuza gıda olarak almak şimdiki ve sonraki kuşaklar için kim bilir bilmediğimiz ne tehlikeler içeriyor! Bu yüzden gerçek şifaya ulaşmak için çabalayan insanoğlunun önce doğa ile bütünlenmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Tüm insanlık hayvanlar, bitkiler ve dünyadaki tüm canlılar ile aynı kutsal Öz’ den var olmuşlardır. Öz ile bütünlenmemek, Öz’ den ayrı kalmak aslında günümüz insanının en büyük sıkıntılarının, şifasızlığının nedenidir. İnsan, varoluşundaki yasa gereği yansımasını taşıdığı Büyük Öz ile bütünleştiği zaman manen ve maddeten gerçek şifaya ulaşacaktır. Öz’ e ulaşmak ise insan kardeşlerine ve doğaya hizmet götürmek yoluyla onlarla BİR olabilmekle mümkündür.


ŞEHNAZ ÇALIŞKAN DEMİR--02.04.2013 *dostsite.org*