dost_site dost_site
Dost Site Anasayfası
dost_site
dost_site dost_site
dost_site
dost_site

Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir.
                                      Mevlana 


dost_site
Dost Site Anasayfası ayrac Hakkımızda ayrac Yazılar ayrac Forum ayrac İletişim
 
 

Drasorya — Süreyya

YAZICI DOSTU


           İstanbul’da yeni ve güzel bir bahar günü başlıyor, değişim geçirdiği hissedilen gökyüzünde muhteşem mavilikle birlikte gümüşi pırıltılar da dikkati çekiyordu.

           Metin Bozeren, evinin balkonunda, bu pırıltıları gülümseyerek seyrediyordu. Düşünceliydi. Bir zamanlar “atmosfer” şimdiyse “hava katmanı” olarak adlandırılan gökyüzü, Rinat’larla, elektrik akımıyla düzen sağlayan küçük, uçan bir çeşit yarı-canlı (makine-yaratık) aracılığı ile kontrol ediliyordu. Gümüşi pırıltıları yaratan da, bu küçük canlıların hızlı hareketleriydi.

           İstanbul, yüzyıllar geçmiş olsa da, dünyanın en güzel şehirlerinden biriydi. Zaman içerisinde depreme dayanıklı binalar yapılmış, küçük korularla süslü, büyük parkların yer aldığı ve eski Osmanlı Mimarisini anımsatan yerleşim bölgeleri ile muhteşemdi. Yüksek binalar yapılmamıştı, çünkü yeni fay hatlarının da tespit edildiği bir deprem bölgesiydi burası. Geniş bir alana dağıtılan şehir, bir zamanlar “İzmit” olarak adlandırılan yerleşkeyi de içine almıştı. Ama Metin, çok az hatırladığı o eski, karışık ancak doğal olan İstanbul’u, çamuru, yağmuru, arabaların yolları tıkadığı, kar yağdığı zaman kimsenin bir yere gidemediği, o kâbus şehri istiyordu.

           İnsan ömrünün uzadığı bu günlerde, hastalık olarak adlandırılan zihin bulanıklıkları veya duygu bozuklukları yaşanmıyordu artık. “Tanımlayıcı” ve “İyileştirici” olarak adlandırılan tıp görevlileri insanları zihin kontrolü üzerinde eğitiyorlardı. Bu eğitim küçük yaşlardan itibaren verilmeye başlamıştı. Metin bu eğitim için “Hayatla Sörf Tekniğinin Öğretimi” diyor ve gülümsemeyi ihmal etmiyordu...

           Türkiye, büyük bir ticaret merkeziydi. Atmosferi kontrol eden RİNAT denen makina-yaratıkların programı, İstanbul’da yapılıyordu, yöneticisi ise Metin’in oğlu Ferhat Bozeren’di.

           Bilim adamlarının üzerinde yoğunlaştığı ve oldukça gizli tutulan, Dünya zamanına göre tanımlanamayan bir yüzyıl olduğu tahmin edilen zaman boşluğu vardı. Büyük bir felaketin yaşandığı ve kayıt tutulamadığı gibi saçma bir fikir geliştirilmişti. Eğer büyük bir felaket yaşanmışsa, bu teknolojinin de olmaması gerekiyordu...

           Tarihçi olan Metin (Dünyanın Kayıp Yüzyıl’ı üzerinde çalışan bilim adamlarından biriydi) ders verdiği Ovna Yüksek Eğitim Kurumu’na gitmek üzere, üzerini değiştirdi ve evden çıktı. Uzun boyluydu, atletik bir vücudu vardı, kendini hiç yaşlı hissetmezdi. Saçları gri-beyaz kırçıllı, yüzü kırışıklarla dolu ama hala çekici biriydi. Kendine her zaman dikkat ederdi. Yaşam sörfünü başarıyla uygulayan, zihnine sahip bir bilim adamıydı. Çelik grisi gözleriyle tedirgin eden bir havası da yok değildi!

           Etrafını dikkatle izlerken, bir grup gencin de kendisini izlediklerini farketti. Aralarında konuşan, gülüşen 3–4 genç, çekinerek yaklaştılar.

           —Merhaba, gençler” dedi Metin, “Ne oldu? Nasıl yardımcı olabilirim?”

           Kıyafetlerinden İstanbul Famnin Yüksek Eğitim Kurumu’nun öğrencileri olduğu belli olan gençler selam verdiler. Ufak tefek, ama zeki gözlerle bakan genç söze başladı.

           —Hocam, kusura bakmayın rahatsız ettik, 2 saattir burada geçmenizi bekliyoruz. Bir araştırma ödevimiz var, sizin yardımcı olabileceğinizi söylediler.” Şaşırmıştı, kendisini görmeye gelen gençleri asla geri çevirmezdi, neden yolun ortasında bekliyorlardı? Bunu garipsedi ama sesini de çıkarmadı.

           —Evet, sizi dinliyorum, buyrun birlikte yürüyelim” dedi, Metin. Genç sözüne devam etti, “Dünyanın kayıp yüzyılını araştırıyoruz.” Ama Metin’in çelik gibi eli, gencin kolunu sıkmaya başlamıştı! “Böyle şeyler ulu orta konuşulmaz genç adam, okula, odama gidelim. Bu çalışmada beraber misiniz?” Diğer gençleri şöyle bir süzdü. Öğrenci olmak için biraz büyüktüler. Sanki gözlerinde endişe vardı. Kıyafetleri de biraz yıpranmış gibiydi. Başını salladı, “gençlik” diye söylendi, yürüdü, yeşillikler içinden geçerek çalıştığı eski kütüphane binasına girdi.

           Güvenlik Memuru Metin Hoca’ya baktı, huzursuz görünüyordu. “Hoş geldiniz hocam”, “buyurun, sizi bekleyenler var” dedi. Şaşırmıştı Metin, ne kadar aranan biri oluvermişti! “Kim” dedi ve güvenlik memurunun samimi bir tavırla koluna girip onu binadan çıkarmasını hayretle seyretti, hiç itiraz edememişti! Dışarıda, sık ağaçların arasındaydılar şimdi, gençler de onlarla birlikte çıkmışlardı. Güvenlik Memuru Necati Ongun, yıllardır orada çalışır, Metin Hocayı çok severdi.

           —Hocam, İstihbarat Teşkilatı burada...

           —Ne! İstihbarat diye bir kuruluş ancak eski tozlu sayfalarda var, ne saçmalıyorsun?

           Gülümsedi Necati Albay. Yıllardır, Metin Hoca’nın korumalığını yapıyordu aslında. TİT’de üst düzey bir yöneticiydi. Geçmişten gelen bu eski kurta gözü gibi bakıyordu. Yasak Şehir’le ilgili ilk bulguları ortaya cesaretle koyan tek bilim adamıydı. Ona zarar verilmesine izin vermeyecekti.

           —Hocam, bu kuruluş hiç bir zaman eski, tozlu sayfalarda kalmadı, hala aktif olarak çalışıyorlar!

           —İyi de, neden bu kadar popüler biri olduğumu anlayamadım. Bir zahmet açıklasan? Çelik grisi gözlerde oynaşan kıvılcımları gördü Necati Albay. Birden daha önce dikkat etmediği gençleri farketti, etraflarını sarmışlardı! Ufak tefek olan genç bir adım yaklaştı “Hocam bizimle gelmelisiniz, size zarar vermek isteyen insanlardan ve gruplardan sizi koruyacağız” dedi. Ters bir şeyler oluyor ve Metin Hoca bu konuda hiç bir şey bilmiyordu.

           Bir araba sesi duyuldu. Ama bu yüzyılda kimse benzin yani fosil yakıtı kullanan bu komik binekleri kullanmıyordu ki! Hepsi döndüler. Metin Hoca’nın oğlu Ferhat, yokmuş gibi görünen arabasıyla hızla yaklaşıyordu, daha doğrusu, sanki bilgisayar oyunu içindeymişler gibi, sanal bir araba görüntüsü içinde, direksiyonu kullanarak, vites değiştirerek ve gaza basarak ama şeffaf bir arabayla ve hızla geliyordu...

           Ferhat hızla yaklaştı, arabanın olmayan kapısını açtı, enerji dengeleyici mavi ışın ile onları sanki bulundukları yere çakmıştı! Buz gibi bakıyordu. Hiç konuşmadı, Babasını tuttu ve arabaya doğru ittirdi, Metin şaşırmıştı, arabaya bindi, döndüler ve aynı hızla oradan uzaklaştılar! Saniyeler içinde bu olay olmuştu ve ilk harekete geçebilen, Necati Albay olmuştu, hırsla küfretti ve uçontosuna binerek havadan takibe başladı. Gençlerse, sabit bakışlarla aynı anda busseslarını ayaklarına takmış, yerden birkaç santim yüksekte uçarak, biraz geriden de olsa bu takibe katılmışlardı, hepsi hızla giden sanal arabanın peşine düşmüşlerdi... Çok hızlı gidiyordu bu araba, gerçekten dünyevi bir araç olmadığı açıkça belliydi. Ayrıca binadan fırlayan bir kaç kişi de ellerinde iletişim kartları sinirle dolaşıyorlardı.

           Ferhat arabayı denize doğru hızla sürüyordu. Metin aracın tamamen sanal olduğunu farkındaydı. Yerden yüksekte, olmayan koltuklarda oturuyorlardı! Sanal taşıt, hızla ilerlerken yavaşça havalandı, şekil değiştirdi, puro gibi olmuştu, artık şeffaf değildi ve aniden denize doğru keskin bir dalış yaptı ve Karadeniz’in esrarengiz sularında kayboldu...

           Metin yavaşça gözlerini açtı. Ferhat’ı severdi ama zaman zaman varlığından tedirgin olur, bundan da utanırdı, insanoğlundan tedirgin olur muydu hiç? Elbette, İNSAN olsa herhalde tedirgin olmazdı... Nerede olduğuna baktı, ortam karanlıktı. En son hatırladığı, koruluktaki insanlar, sanal arabaya binişi, hızlı gidişleri, sanal direksiyon, olmayan koltuklar ve havalanıp denize daldıklarıydı, sonrasında Ferhat’ın ona meraklı bakışlarla baktığını görmüş ama sanki teselli eder gibi, eliyle kolunu tuttuğunda hissettiği iğne batması sonrasında uyumuştu Metin. Kafası karma karışıktı.

           Doğruldu, etrafını görmeye çalışıyordu. Tüm kasları gerilmiş gibiydi. Oda aydınlandı birden. Ferhat, kapıda duruyor, onu süzüyordu. Aşağı yukarı aynı boydaydılar. Sportmen bir gençti. Sadece Metin’de bulunan kırışıklara sahip değildi. Aynı gri gözler, ama anlamsız ve soğuk bakıyorlardı.

           —Eh”, dedi Metin... “Neler olduğunu açıklayacak mısın?”

           “Geri döndüğün için biz çok mutluyuz!” Şaşırmıştı Metin... Nereye geri dönmüştü de bu yeni yetme çok sevinmişti? Ne oluyordu, burası neresiydi... Birden etrafına hiç bakınmadığını farketti. Çevresinde döndü. Güzel ve huzurlu bir odadaydı. Bu odaya yabancı olmadığını da hissetti. Bir yatak, çalışma odası, iletişim kartları, holobil, güzel bir kitap enerji kaynağı, rahatlatıcı mavi ışın demetleri ve yeşil bitkiler... Hava çok hoş kokuyordu ve çok temizdi. Pencerede enerji perdesi vardı. Manzara olağanüstü etkileyici ve ürkütücüydü. Odanın kapısında da bir çeşit koruyucu halka bulunduğunu da farketmişti. “Tutsak mıyım?” diye sordu. Merakla Ferhat’a bakıyordu. “Elbette hayır” dedi Ferhat. “Seni farkettiler, sen de kendini farketmeye ve daha fazla sorgulamaya başlamıştın. Gerçek yakında ortaya çıkacak gibi görünüyor ama henüz zamanı değil. Burası kontrol merkezi. İstediğin gibi dolaşabilirsin. Yapılmasında katkıda bulunduğun yer” dedi.

           Bir süredir değişik rüyalar görüyordu. Hafızasında sanki karanlık noktalar varmış gibi bazı olayları birbirine karıştırıyordu. Yaşlılık diyordu ancak kendini yaşlı hissetmiyordu! “Baştan sona anlatman gerekecek” diye söylendi. “Kendimi kaybetmiş durumdayım ve bana her ne olduysa, şimdi çok daha kötüyüm, neyi kontrol ediyorsunuz?”

           “Hayır, kötü durumda değilsin. Beyninde bir çeşit perdeleme var. Yani, o kaldırıldığında her şey yoluna girecek.” “Hıh” dedi Metin, “casus filmlerinden fırlamış gibiyim, 007 James Bond!” Birlikte odadan çıktılar. Metin, huzursuzdu, neler olduğunu öğrenmek istiyordu ama bugüne kadar yaşadığını düşündüğü hayatı aslında yaşamadığını bilmek onu tedirgin etmiyor da değildi. Ama bildiği kesin bir şey vardı! O, kesinlikle bir tarihçiydi...

           Bu arada, deniz kıyısında, iki grup karşılıklı duruyor, hem birbirlerine hem de denizin karanlık sularına bakıyorlardı. Sonunda Necati Albay, kendisine yetişen ekibine döndü, “gidiyoruz” dedi. Üzerindeki güvenlik görevlisi kıyafetini çıkarmıştı, nasıl olsa deşifre olmuştu artık... Düzenli şehre geri dönmek üzere döndüler. Diğer grup da geri döndü. Ancak deniz kıyısında nöbetçi bırakmayı da ihmal etmediler...

           Büyük Dünya Kongresi 20 gün sonra İstanbul’da yapılacaktı. Necati Albay, güvenliğin sağlanmasından sorumluydu ve Metin Hoca’nın kaybı çok kötü olmuştu. Önemli konuşmacılardan biriydi Metin Hoca. Gerçeklerin açığa çıkacağı bir kongre olacaktı... Herkesin beklediği büyük açıklamanın yapılacağı toplantıda Metin Bozeren mutlaka bulunmalıydı.

           Deniz altından bulunan Yasak Şehrin halkı asla onları rahatsız etmemişti. Düşünceliydi... Gidecekti ama acaba onu nasıl karşılayacaklardı? Yasak Şehir keşfedildiğinde, büyük tartışma da başlamıştı. Dünya Gezegenine ne olmuştu?

           Deniz kıyısındaki kayalıklarda oturuyordu. Güneş batıyor, müthiş kızıllık denizi ışıklarıyla yıkıyordu. Denizden esen ılık rüzgâr, o muhteşem kokuyu da beraberinde getiriyor, insanlara tuhaf bir mutluluk hâkim oluyordu. Gülümsedi. Karar vermişti. Gidecekti. Karşı tarafta kamp kurmuş bekleyen ve gülüşen gençlerin seslerini dinledi. Sert adımlarla onların enerji çadırına doğru yürümeye başladı. Gençler ona doğru döndüler. Siyah gözlerdeki kararlılık onları korkutmuştu aslında. “Kimsiniz?” diye sordu. Gençler bu sert tavır karşısında bir an durakladılar. En genç olan ileri çıktı, “biz, bir şey anlamadığını düşündüğünüz halkı temsil ediyoruz” dedi.

           —İyi, o zaman burada kalın. İletişim kartımı size bırakacağım. Madem halkı temsil ediyorsunuz, gerçeklerin ortaya çıkmasını da desteklersiniz. Ben dalıyorum. Yasak Şehre gidiyorum. Metin Hoca’yı de alıp geri geleceğim. Eğer gelmezsem... Başınızın çaresine bakın. Beni ararlarsa, istifa ettiğimi söylersiniz.

           Genç adam başını salladı. Bu kararlı tavır karşısında soluk bile alamamıştı! Necati, Uçanto’sunda bulunan dalış kıyafetini aldı. Yerden 50 cm. Yüksekte duran, eskinin arabası, şimdinin uçan taşıtına baktı. Ne zaman bu teknolojiye geçtiklerini hatırlayamıyordu.

           İletişim kartları, kimlik, tanınma chip’i ne varsa gençlere teslim etti. Feini madeninden, pırıl pırıl parlayan, metal olamayacak kadar yumuşak, çok ince iplerin örülmesiyle yapılmış hafif kıyafetin başlığını da giydiğinde, üzerinde hiç bir şey yok gibiydi. Sadece pırıltılar saçıyordu. Gülümsedi. Kızıl ışıklar vücudundan yansıyordu, bu muhteşem bir görüntüydü!

           Derin bir nefes aldı, şimdi denizdeydi. Güneş batmıştı, elbisesi sayesinde denizin içinde nefes almakta zorlanmıyor, ayrıca ışığa ihtiyaç duymuyordu. Elbise ışıldıyor ve etrafını görmesini sağlıyordu. Kıyıda kendine bakan gençleri gördü. El salladı ve dalmaya başladı. Karanlıktı. Karadeniz, olağanüstü güzelliklerle dolu bir deniz değildi. Ama kendine has çekicilikleri vardı, bunlardan biri de barındırdığı özellikli deniz yaratıklarıydı. Necati’nin etrafında dans ediyorlardı. Şeffaftılar ki, aslında bu özellik onların çok derin sulara ait balıklar olduğunu söylüyordu. Tabii türleri “Balık” olarak sınıflandırılabilirse...

           Etrafını gözleyerek dalmaya devam etti. Su yoğunluğunun değişmeye başladığını farketti. Bir çeşit plazma içinde yüzer gibiydi. Etrafı, olması gerekenden çok daha fazla aydınlanmıştı. Korkmaya başladı. Nefes almasında problem yoktu ama Yasak Şehre yaklaşmış olabileceğini düşündü.

           Birden kanının donduğunu hissetti. Mavi-Gri Tenli, Yasak Şehir Koruyucuları... Gözleri deniz gibi maviydi. Ona bakıyorlardı. Etrafında dönüyorlardı. Küçük hareketlerle büyük mesafeleri aşabiliyorlardı. Şaşırmıştı, Necati, Kuyrukları yoktu! Sadece elleri ve ayakları normalden büyüktü. Hareket etmeyi bırakmıştı ve denizin tabanına doğru batıyordu. Yasak Şehir Koruyucularının da, onunla birlikte deniz tabanına doğru indiklerini gördü. Zor nefes almaya başlamıştı, basınç artıyordu. Mavi-Gri yaratıklardan biri elini ona doğru hızla hareket ettirdi, canı acımamıştı ama bu boşlukta sanki bir şeye çarpmış gibi hissetti, döndü, bir şeffafçanın ona tuhaf, anlamlı gözlerle baktığını gördü. Kulakları uğulduyordu. Başının içinde çanlar vardı sanki. Şefafça, kolunun altında kaydı. Yüzgeci elinde hissetti ve sıkı sıkı tuttu. Gülümseyen gözlerini gördü tekrar. Şimdi bilinmeyene doğru hızla gidiyorlardı. Şefafçanın kendini sardığını hissetti ve bilincini kaybetti.

           Yatıyordu. Sanki kendi yatağındaymış gibi rahat ve huzurluydu. Gözlerini yavaş yavaş açarken, içini dolduran korku dalgasına karşı koymaya çalışır durumdaydı. Panik içindeydi. Konuşmalar vardı etrafında. “Kendine geliyor” dedi çok hoş ve ahenkli bir ses! “Yönetim yolda” diyen aynı tınıda farklı bir ses daha duydu. Bir kaç dakika sessizliğin ardından neşeli bir kahkaha odayı doldurdu! Metin, neşeyle gülüyor, “Hadii, artık kalk, bu muhteşem şehri gezmeli ve güzeller güzeli karımla tanışmalısın sayın güvenlik memuru!” diyerek yatağın başında dikiliyordu! Vücudunun her noktasının ağrıdığını hissetti. Dönemedi, kalkamadı! Metin Hoca’nın sesi odada yankılanmaya devam ediyordu. “Engellemeyi kaldırın!“ Endişeli mırıltılar vardı şimdi. “Ama o insan” dedi, birisi. “E, Ben neyim? Hadi, görmesi gerekiyor ve uzun, zor bir yoldan geldi. Ben kefilim” dedi Metin. Ve ağrılar yavaş yavaş azaldı. Kalktı, çıplak olduğunu görünce utançla tekrar örtülerin arasına attı kendini...

           Üzerine giydiği, mavi gibi görünen, deniz kokan kıyafetleri çok sevmişti. Rahatlık hissediyordu. Metin’i incelemeye başladı, oldukça dinamik ve orta yaşlı, yakışıklı bir adamdı. Etrafı da değişikti. Başının üzerinde bir gökyüzü, açık bir hava, normal bir sokak ve evler vardı. Gülümsedi Metin. “Nasıl düşünürsen, öyle görürsün” dedi... Necati şimdi evindeydi! Yatak odasının kapısında duruyor, Mutfak kapısında duran Metin’e bakıyordu! Birden başında bir ağrı hissetti. “Yeter ama “ dedi Metin. “Kaçma ve gerçek ortamı tanı biraz!”

           Şimdi etrafındaki metal gibi parıldayan duvarları, her taraftaki bitkileri, uzun koridorları ve büyük salonları görüyordu. Beyninde “hoş geldin” sesleri vardı. Etrafına bakıyor, ortamın zerafet dolu olduğunu görüyordu. “Bizden kat kat üstünler” diye düşündü. “Evet” dedi Metin. “Kesinlikle doğru. Şu anda İnsan Irkı hayatta ise, bu, onlar yardım ettiği içindir” diye anlatmaya başladı.

           “Sen Metin değilsin” diyerek sözünü kesti Necati. Metin’in gülümseyen yüzüne bakıyordu şimdi. “Onun bilgi birikiminin bir kırıntısı bile sende olamaz. Nasıl bir yer burası? Gerçek Metin Hoca’yı görmek istiyorum, nerede o? Ne yaptınız ona? Dünyaya, yeryüzüne dönmek istiyorum! “ diye bağırıyordu şimdi. Sinir krizi geçirir gibiydi. Metin ellerini uzattı. Uzaktan kumanda aleti gibi bir kumanda cihazı vardı elinde. “Abartma, ben benim, Otur ve seyret” dedi. “A, bak, eşim Snadonya, kısaca Sinda diyebilirsin. Bu da oğlum Ferhat, onu zaten tanıyorsun” diyerek etrafındakileri tanıtmaya çalışıyordu. Sinda! Muhteşem gözleri, zeki bakışları vardı bu kadının. Kendi türünün güzellerinden olduğu açıkça belliydi. Biraz önce orada olmayan koltuğa attı kendini. “Yani, şimdi Ferhat...” “evet, bir Melez” dedi Metin. “Bir insan ve dünya dışı bir canlının beraberliğinden olan ilk çocuk.” Eşine keyifle sarılmıştı şimdi. Ferhat’ta gülümsüyordu. Kafası karma karışık olan Necati, oturduğu yerden kalkamaz durumdaydı.

           “Ne olduğunu görmek istiyorsan seyret, daha iyisi, sana göstereyim.” Elindeki, kumanda benzeri bir alet üzerinde bazı düzenlemeler yapıyordu. “Kem Kayıtlarını izleyeceğiz şimdi” diye açıklama da yapıyordu. “Dünya Gezegeni, gerçek İstanbul’un son durumu... “

           Necati şaşkındı, etrafına bakıyordu. Sinda’nın kısılmış gözlerini gördü. Ümitsizlik ve biraz da korku vardı sanki bu gözlerde. “Onlar da şu anda bizi görecek, karşılıklı çalıştırdım” diyerek açıklamalarına devam ediyordu Metin!

           Kim bizi görecek derken... Bütün gerçek odaya dağılıverdi. Görüntü, 3 boyutlu olarak odadaydı. Tepeden İstanbula bakıyorlardı. Yıkıntılar demek daha doğru olurdu herhalde. Yangın yeri gibiydi. O güzelim boğaz suları kırmızıydı! Kaynıyordu ya da soğuk buhar yayıyordu. İnsanlar vardı etrafta. Ama vahşiydiler. Birbirlerine saldırıyorlardı. Kovalıyorlar, ısırıyorlar ve sadece bağırıyorlardı.

           “Bu hangi sürü?” diye soran Metine döndü Necati. “Dikkat et” diyordu bir yandan da. Seni görüyorlar. Şu anda orada belirdin. İstersen dolaşabilirsin... Sanırım şu sokak senin eski evin olmalı... Ama dikkat et, aynı zamanda orada dolaşıyorsun. Sana geleceklerdir.” Evet, o vahşilerden birisi dikkatle Necati’nin gözlerinin içine bakıyordu. Gözleri kan çanağı gibiydi. Üstü başı perişandı, kan içindeydi. Bu yaratık karşı komşusu olan Fizik Profesörü Nedim Bey idi! “Söle, onnara” dedi. Konuşamıyordu! Taş devri insanı gibiydi! Kanının donduğu duygusu tekrar geri gelmişti. “onnaar yapmaaaınn” elini yardım istercesine uzatan bu vahşi yaratığa baktı.

           “Ne oldu” diye inledi. Aslında haykırdığının ve gözlerinden akan yaşların farkında değildi. “Ne yaptık biz?”

           “Ne yaptık... Güzel bir soru. Büyük savaş sonunda çıktı. Ama bu yıkıma sebep olan atom bombaları değildi biliyor musun... Önce normal bombalar, sonra nükleer bombalar kullanıldı. En son kimyasallar ortaya çıktı. Tarafları uyarmaya çalıştık ama kimse Bilim Kurulu’nu dinlemedi. Sonunda savaş bitti. Anlaşma sağlandı. Ve herkes yaralarını sarmaya başlamıştı ki, en büyük tehlike ortaya çıktı. Kimyasallarla birlikte dağılan bir tür bakteri her şeyi mahvetti. Özellikle insanları bu hale getirdi. Sonra tüm suların etkilendiğini farkettik. Ama geç kalmıştık. Temiz su kalmamıştı. Etkisi kısa sürede ortaya çıkıyor, insanlar hayvanlaşıyorlar. Birbirlerine saldırıyorlar. Sadece insanlara. İnsan insanı yiyor. Bu engellenemedi. Yok etmek için ne denendiyse, başarılı olmadı.“

           “İşte bu sırada, devreye onlar girdi” diyerek döndü Metin. Nüfus çok azalmıştı. Her şey bitti dediğimiz bir anda, artık ölümü beklerken denizden geldiler. Canlı ve sağlıklı kalan bir avuç insanı ve bazı hayvanları korumaya aldılar. Bize yeni bir ev yaptılar ve teknolojilerini verdiler. Şimdi biz, eski dünyamızın kendi kendini tamir etmesini bekliyoruz. Kurtarılan insanlara geçmiş unutturuldu. Ben de dâhil olmak üzere, ama insan beyni müthiş bir yapı... İnsanlar ufak tefek bir şeyler hatırlamaya başladılar. Ve büyük kongrede hepsi açığa çıkacak... Zamanı geldi, bu yapılmalı...”

           Necati şaşkındı. Üzgündü. Beyni bomboş olmuş ne yapacağını bilemez durumda oturup kalmıştı. “Kongre’de bu açıklanacak ve her iki halk birbirini açıkça tanıyacak” dedi. Önemli soruyu sormayı unutmuştu. “Peki, yeni evimiz nerede?” diyerek döndü, ama yalnızdı şimdi.

           Metin, koridorlarda dolaşıyordu, kendi beyninin koridorlarında... Perdeleme kaldırıldıktan sonra, her şeyi en ince ayrıntısına kadar hatırlamıştı. Bu, müthiş bir plandı ve artık açıklayacaklardı.

BÜYÜK DÜNYA KONGRESİ

           Necati ve Metin, çok şık giyinmişlerdi. Son anda Metin Hoca’nın katılması büyük heyecan uyandırmıştı. Büyük Kongre, tartışmalarla başlamıştı ve son konuşmacı Metin Bozeren’di. İnsanlar büyük yansıma ışın demetleriyle gökyüzünde oluşturulan görüntülerle kongreyi takip ediyorlardı. Dünyada hayat durmuş gibiydi.

           Konuşmacılar dinlendi. Tartışmalar yapıldı. Gergin ortam, daha da gerilmişti. Metin konuşmaya başladığında, sessizlik tüm salona ve tüm dünyaya dağıldı... Hazırlanan filmde, her şey, ayrıntılı olarak anlatılıyordu. Ve elbette, herkesi ürperten son görüntüler... Gerçek dünyanın önemli başkentlerinin son halleri... Artık insan olmayan yaratıkların birbirlerini öldürmeleri, biraz aklı başında olanların ise, onlardan yardım dilenmeleri... Suların kırmızı hali, şekil değiştirmiş tuhaf hayvanlar...

           Salonda önce mırıltılar başladı. Sonra da büyük itirazlar. Metin güldü. “pekâlâ, beyler, şimdi de etrafınıza bakın ve Drasorya Gezegeni halkıyla tanışın” dedi. Salonda önce bir titreşim hissedildi, vizyondaki gibi dalgalanma başladı ve Yasak Şehir halkının bir kısmı insanları selamladı. İnsanlar donmuşlardı.

           Bir görevli, bir salon görevlisi, elini kaldırdı. “Bir tek şey soracağım” dedi. “Biz neredeyiz?” Metin yorgun bir tavırla elini gökyüzüne doğru kaldırdı, “Yapay dünya gezegenindeyiz. İşte bu yüzden tüm kazı faaliyetleri ve arkeolojik çalışmalar yasaklandı” derken gökyüzünde oluşan dev hologramda kendi güneş sistemlerinin son haline bakıyordu tüm dünya insanları...

           Gökyüzünde bir ay ve kendini yenilemeye çalışan Dünya gezegeni duruyordu. Aynı yörüngede inşa edilmiş olan geçici gezegen “Yapay Dünya” ya da Drasoryalıların büyük “Arz” gemisiydi bu... Ve büyük uzay gemilerinin dikkatle gözledikleri “Arz” aynı dünya gibi hareket ediyor ve İnsanoğlu için çok büyük bir hizmet vermeye devam ediyordu.

           Tüm ekranlarda başka bir görüntü vardı şimdi... Bir dünyalı çocuk ve Drasoryalı bir çocuk elele gökyüzünde görünen kararmış gerçek dünya gezegenine bakıyorlardı... Bir gün oraya döneceklerini haykırıyorlardı!

Süreyya - Ankara, 01.07.2007

26.02.2008 *dostsite.org*



 
 
 
 
 
Sigarayı bırakmaya hazırlanırken beynin yapısı değişiyor
Geçtiğimiz aylarda Duke Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yapılan bir araştırmada, sigarayı bırakabilen tiryakilerin bu başarılarında beyin donanımlarının payı olabileceği anlaşıldı.

Küresel Isınma varsa kışlar neden bu kadar soğuk geçiyor?
Dünya’nın iklimi günden güne ısınırken Amerika Birleşik Devletleri’nin ardı ardına dört dondurucu kış yaşaması, küresel ısınmayla ilgili çelişkileri ortaya çıkardı.

Dünyanın en büyük radyo teleskopu Çin’de şekillenmeye başladı
Çin’in Guizhou bölgesinde kurulan ve yarım kilometre çapındaki devasa radyo teleskopa çok sayıda yansıtıcı üçgen çelik panel yerleştirildi. Tamamlandığında bu dev çanakta toplam 4.400 panel yer alacak.

BİYOLOJİK BİLGİSAYAR KEŞFEDİLDİ, SIRADA BİYOLOJİK İNTERNET VAR
Stanford’dan bir araştırma grubu, yaşayan bir hücrenin içinde çalışabilecek, hastalıkları teşhis edip toksik tehlikelere karşı alarm verebilecek biyolojik bir bilgisayar geliştirdi. Bu bilgisayar yeri gelince tehlikeli veya işe yaramayan hücreleri yok edebilme özelliğine de sahip.

KELEBEKLER YOKSA SAĞLIK DA YOK
Türkiye'nin Kelebekleri Doğa Rehberi kitabının yazarı Ahmet Baytaş, Türkiye'deki Kelebeklerin Kırmızı Listesi adlı kitap için bakın neler yazmış...

ÇÖLDE BİNLERCE MOR KÜRE BULUNDU
ABD'nin Arizona eyaletinde bulunan Tuscon şehrinde esrarengiz mor küreler bulundu.

GELECEĞİN YÜZEN ŞEHİRLERİ: LILYPADS
Gerçekten yüzen şehirlere ihtiyaç var mı? 21.yüzyılın başlarında, etkilerini her geçen gün daha fazla hissettiğimiz küresel ısınma...

KEDİ TOLDO SAHİBİNİN MEZARINA HEDİYE TAŞIYOR
İtalya’da sahibinin ölümünün ardından mezarının yerini keşfeden Toldo adlı kedi bir yıldır her gün mezarlığın yolunu tutuyor, sahibine hediyeler götürüyor.

YUNUSLAR İNSANLARA HEDİYE VERİYOR
Bir grup biyolog yunuslarla ilgili bir süredir araştırma yapıyordu. Araştırmanın sonuçları şaşkınlık uyandırıcı... Avustralya'nın Tangalooma Adası sahilinde yapılan araştırmada yunusların insanlara hediye getirdikleri ortaya çıktı.

SİİRT’TE PARANORMAL YANGIN OLAYLARI
Siirt'te yaşayan Toprak ailesinin oturduğu evdeki eşyaların 4 ayda yaklaşık 300 defa yandığı iddia edildi. Yaşananlar nedeniyle aile 4 kez ev değiştirmek zorunda kaldı. Kameralar önünde alev alan halı ve evin bir kısmı korkuya neden oldu. A.A. 23 Aralık. 2012
 
 
 
Anasayfa | Hakkımızda | Yazılar | Forum | Ziyaretçi Defteri | Linkler | İletişim
Son Güncelleme: 20 Ocak 2019 Pazar Bu Sitenin Web Tasarımı ve Dinamik İçerik Yönetimi Red Bilişim Tarafından Hazırlanmıştır...